






   
<rss version="2.0">
  <channel>
    <title>Beytulhikme An International Journal of Philosophy, Yıl 2026 Sayı 16: Sup 1</title>
    <link>https://beytulhikme.org/?mod=sayi_detay&amp;sayi_id=3933</link>
    <description>Beytulhikme An International Journal of Philosophy</description>
    <language>tr</language>
    <pubDate>2026-03-31</pubDate>
    <generator>4 Massey House, 85 Hatfield Road, London, SW19 3ES, England
&lt;br&gt;
world@porcelainpublishing.com
&lt;br&gt;+44(0)2074374022</generator>
    <item>
      <title>Kripkeci Bir Bakış Açısından Karşı-istisnacılık ile Mantıksal Çoğulculuk-Tekçilik Tartışması Arasındaki İlişkinin Değerlendirilmesi</title>
      <link>https://beytulhikme.org/?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=88263</link>
      <guid isPermaLink="true">https://beytulhikme.org/?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=88263</guid>
      <author>Afife Şeyma Taç</author>
      <description>&lt;span lang="tr"&gt;Bu makale, Kripke’nin “benimseme problemi” üzerinden mantık hakkında karşı-istisnacılık (AEL) ile mantıkta tekçilik-çoğulculuk tartışması arasındaki ilişkiyi incelemektedir. Karşı-istisnacılık, mantığı bilimlerle sürekli ve abdüktif metodoloji yoluyla revizyona açık olarak ele almaktadır. Bu çerçeve içinde Williamson, klasik mantığın abdüktif kriterleri en iyi şekilde karşıladığını iddia ederek abdüktif monizmi savunurken Priest, abdüktif yöntemin farklı alanlarda farklı mantıklara izin veren çoğulculuğu desteklediğini savunmaktadır. Ancak Kripke, modus ponens ve tümel örnekleme gibi temel çıkarım kurallarının kendileri varsayılmadan gerekçelendirilemeyeceği veya değiştirilemeyeceği için, abduktif gerekçelerle mantığı benimsemenin mümkün olmadığını savunur. Bu açıdan karşı-istisnacılık, mantıkta çoğulculuk için gerek nedeni sağlar, ancak yeter nedeni sağlamaz. Karşı-istisnacılık reddedildiğinde çoğulculuk çökse de kabul edilmesi mantıkta çoğulculuğu veya tekçiliği gerektirmemektedir. Nitekim Priest ve Williamson karşı-istisnacılığı kabul etmelerine rağmen bunun farklı sonuçlara yol açtığını savunmaktadırlar. Öte yandan Kripke’nin eleştirisi, biçimsel sistemlerin araçsal çoğulluğunu, onları gerçek mantık olarak ele almadan tanıyan ve abdüktif olmayan bir tekçiliği ortaya koymaktadır. Kripke’nin mantığın benimsenmesi sorununu çağdaş tartışma içinde yeniden ele alan bu yazı, karşı-istisnacılık ile mantıkta tekçilik ve çoğulculuk arasındaki ilişkiyi sorgulayarak mantığı sadece bir bilim olarak ele almanın sınırlarını ortaya koymaktadır.&lt;/span&gt;</description>
      <pubDate>2026-03-31</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Tümelin Oluşumu Bağlamında Beş Tümelin Ortaya Çıkışı ve Beş Tümele Dair Yeni Bir Tanımlama Girişimi</title>
      <link>https://beytulhikme.org/?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=88722</link>
      <guid isPermaLink="true">https://beytulhikme.org/?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=88722</guid>
      <author>Şerefettin Adsoy</author>
      <description>Duyumsama ve akletme yetisine sahip olan insan, duyumsama eylemini duyularının, tekilleri algılamasıyla gerçekleştirirken, akletme eylemini de duyumsadıklarının ortak özelliklerine dayalı olarak elde ettiği tümelleri kullanmakla gerçekleştirmektedir. Zihnî bir oluşum olan ve kendi içerisinde çeşitlilik gösteren sınırsız sayıdaki tümeller, bir takım nitelikler bağlamında beş tümel adı altında toplanır. Beş tümelin her birine ilişkin farklı filozoflarca farklı biçimlerde tanımlamalar yapılmıştır. Bu anlamda ilk tanımlamayı yapan Aristoteles’tir. O, beş tümelin her birini müstakil olarak tanımlamak yerine, genel olarak, kendi aralarındaki görelilik durumunu esas alarak tanımladığı açıkça görülmektedir. Bu tanımlama biçimi, beş tümelin her birini net olarak ifade etmekten uzak olduğu gibi, anlaşılmasını da zorlaştırmaktadır. Daha sonraki zaman dilimlerinde de, özellikle İslam mantıkçıları tarafından beş tümele dair tanımlama denemelerinin yapıldığı ilgili kaynaklarda görülmektedir. Söz konusu tanımlamalar, öncekilere nispetle, biraz daha derli toplu yapılmış olsa da meseleyi açık ve net olarak ortaya koymaktan yoksun olduğunu söyleyebiliriz. Biz de bu çalışmamızda, Aristoteles’in konuya yaklaşımı çerçevesinde, tümelin oluşumu bağlamında beş tümelin ortaya çıkış sürecini dikkatlere sunduk, ardından da beş tümelin her birine yönelik yeni bir tanımlama denemesinde bulunduk.</description>
      <pubDate>2026-03-31</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Atomculuk ve Nihilizmin Ötesinde: Yapışkan Madde Ontolojisinin Metafiziksel Meydan Okuması</title>
      <link>https://beytulhikme.org/?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=87673</link>
      <guid isPermaLink="true">https://beytulhikme.org/?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=87673</guid>
      <author>Atilla Akalın</author>
      <description>Bu makale, çağdaş metafizikte önemli bir yere sahip olan mereolojik atomizm ve mereolojik nihilizm gibi ontolojik yaklaşımlara alternatif olarak David Lewis'in yapışkan madde ontolojisini incelemektedir. Yapışkan madde kavramı, parçalanabilirliğin sonsuzluğu ilkesine dayanarak, bölünemez atomların varlığını reddeder ve her varlığın daha küçük parçalardan oluştuğu bir metafizik tasavvuru ortaya koyar. Bu ontolojik model, hem atomizmin varsaydığı temel yapı taşlarını hem de nihilizmin reddettiği birleşik nesne kavramını derinlemesine sorgular. Makalede, yapışkan madde ontolojisinin, parça-bütün ilişkileri, özellik taşıyıcılık ve metafiziksel bütünlük gibi temel sorunlara dair sunduğu eleştirel zeminler tartışılmakta; bu yaklaşımın klasik mereoloji teorilerinin sınırlarını nasıl açığa çıkardığı analiz edilmektedir.</description>
      <pubDate>2026-03-31</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Kolay Ontolojiye Karşı: “Nesne” Teriminin, “Basit” Kavramı ile Analizi</title>
      <link>https://beytulhikme.org/?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=87275</link>
      <guid isPermaLink="true">https://beytulhikme.org/?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=87275</guid>
      <author>Murat Sevengül</author>
      <description>&lt;span lang="EN"&gt;Kolay Ontoloji anlayışına göre, mereolojik bileşim tartışması önemsizdir. Masaların var olup olmadığı sorusunun kolay bir yanıtı vardır. “Masa biçiminde düzenlenmiş basitler vardır” ifadesi, tartışmasız bir gerçek olarak kabul edilir. Her dilsel terim, belirli uygulama koşullarına sahiptir. Bir nesnenin varlığı, diğer nesnelerin varlığına dayanarak tanımlanır. Ancak “nesne” terimi, bu tür uygulama koşullarından yoksundur. Bu çalışma, dünyadaki en temel varlık olarak kabul edilen “basit” teriminin, diğer var olan şeylerle tanımlanamayacağını savunur. “Basit”, yalnızca “parçaları olmayan bir nesne” olarak tanımlanabilir. Ancak Kolay Ontoloji çerçevesinde “nesne” terimi, “basit” kavramını tanımlamak için gerekli uygulama koşullarını sağlayamaz. Bu nedenle “Basitler var mıdır?” şeklindeki ontolojik soru, kolaylıkla yanıtlanamaz; derin ve kapsamlı bir ontolojik tartışmayı gerektirir.&lt;/span&gt;</description>
      <pubDate>2026-03-31</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Işık Hızını Aşmanın İmkânı veya İmkânsızlığı Üzerine Felsefi Bir Soruşturma</title>
      <link>https://beytulhikme.org/?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=81897</link>
      <guid isPermaLink="true">https://beytulhikme.org/?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=81897</guid>
      <author>Ahmet Polatoğlu</author>
      <description>Bu çalışmada, ışığın doğasından başlayarak ışık hızının ve zamanın bilimsel ve felsefi anlam boyutları ele alınmıştır. Antik Yunan’dan Orta Çağ’a kadar ışık kuramlarının metafizik ve deneysel temelleri incelenmiştir. Ardından Einstein’ın Özel Göreliliği’yle ışık hızının evrensel sabitliği ve bu sabitliğin Lorentz dönüşümleri aracılığıyla uzay, zaman ve nedensellik kavramlarını nasıl yeniden yapılandırdığı ortaya konulmuştur. Takyonlar, warp sürüşü ve solucan delikleri gibi spekülatif süperluminal (ışıktan hızlı) modeller hem teorik sınır aşma denemeleri hem de nedensellik ihlallerine dair felsefi tartışmalar çerçevesinde değerlendirilmiştir. Kuantum dolanıklık ve kozmik enflasyon örnekleri üzerinden ışık hızının evrendeki mutlaklık statüsüne ilişkin esnek yorumlar sunulurken, Kur’ân ve diğer dinsel metinlerdeki zaman-hız imgeleri, modern fizikle kurulan anakronik yorumlara eleştirel bir bakışla ele alınmıştır. Fiziksel gerçeklik ile ontolojik ve epistemolojik sorgulamaların kesiştiği bu sınır alanı, insan düşüncesinin hem imkânları hem de kısıtları hakkında derinlemesine bir felsefi okumaya işaret etmektedir.</description>
      <pubDate>2026-03-31</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Descartes’ın Mekanik Evren Modelinden Newton’un Matematiksel Evren Modeline Geçiş</title>
      <link>https://beytulhikme.org/?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=88100</link>
      <guid isPermaLink="true">https://beytulhikme.org/?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=88100</guid>
      <author>Seçil Özdemir</author>
      <description>&lt;p class="HititBalk" style="text-align: justify;"&gt;17.⁠ ⁠yüzyılın bilim dünyasında yaşanan büyük dönüşümün öncü figürlerinden biri Ren&amp;eacute; Descartes, diğeri Isaac Newton’dur. Descartes’ın &lt;em&gt;Philosophiae Principia &lt;/em&gt;ile Newton’un &lt;em&gt;Philosophiae Naturalis Principia Mathematica&lt;/em&gt;’sı, modern bilimin temellerini atan iki önemli eserdir. Evreni mekanik prensipler ışığında temellendiren Descartes, doğadaki her olayın mekanik nedenlerle açıklanabileceğini savunmuştur. Newton ise Descartes’ın öne sürdüğü mekanik açıklama yöntemine eklemeler yapmış ve evreni açıklamanın temel unsurları olan hareket ve kuvvet kavramlarını, matematiksel yasalar üzerine kurmuştur. Her iki bilim insanı da doğa yasalarını evrensel ilkelere dayandırarak evrenin işleyişini açıklamayı amaçlamıştır. Newton, kendi sistemini inşa ederken Descartes’ın mekanik evren tasarımının bazı yönlerinden esinlenmiş ve bunu da kendi sistemine uyarlamıştır. O, Descartes’ın etkisini açıkça kabul etmese de bazı ayrıntılarda bu etki kendini göstermektedir. Bu makalede Newton’un kendi sistemini oluştururken Descartes’ın ortaya koyduğu görüşlerden nasıl etkilendiği ve onu kendi sistemi içerisinde nasıl değerlendirdiği meselesi üzerinde durulmuştur. Söz konusu bağlantıyı ortaya koymak adına her iki düşünürün evreni anlama, açıklama ve anlamlandırma girişimleri ele alınmış, ardından Newton’un matematiksel evrenindeki Descartes’ın etkisine yer verilmiştir.</description>
      <pubDate>2026-03-31</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Khrysippos’un Cisimsiz Zamanı: Diastēma Kavramı ve Üç Anlamı</title>
      <link>https://beytulhikme.org/?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=89075</link>
      <guid isPermaLink="true">https://beytulhikme.org/?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=89075</guid>
      <author>Melike Molacı</author>
      <description>&lt;span style="font-size: 12pt; line-height: 107%; font-family: helvetica, arial, sans-serif;"&gt;Bu çalışmada Stoacı Khrysippos’un zamana dair &lt;em&gt;aporia&lt;/em&gt;ları “üçlü” zaman anlayışı aracılığıyla çözdüğü ileri sürülmektedir. Khrysippos’un tanımlarında geçen &lt;em&gt;diastēma&lt;/em&gt; kavramının üç farklı katmanıyla ilişkilendirilen zaman, evrenin parçalarının hareketiyle ilişkili bir yayılım, mevcut evrenin kozmik hareketine bağlı bir aralık ve olanaklı tüm evrenleri kapsayan bir boyut olarak görülür. Çalışma, bu üçlü yapının Stoacı zaman anlayışını süreklilik&amp;ndash;süreksizlik, şimdi&amp;ndash;geçmiş&amp;ndash;gelecek ve zaman&amp;ndash;hareket ilişkisi etrafında ortaya çıkan kadim &lt;em&gt;aporia&lt;/em&gt;lardan kurtardığını göstermeyi amaçlamaktadır. Khrysippos’un sonsuz bölünebilirlik ilkesine dayanan “geniş şimdi” kavrayışı, zamanı atomik anlara indirgemeden süreklilik içinde temellendirir. Bu bağlamda zaman, cisimsiz (&lt;em&gt;asōma&lt;/em&gt;) bir gerçeklik olmasına rağmen, Stoacı nedensellik kuramında edilgin bir ilinek değil, nedensel süreçlerin gerçekleşmesi için zorunlu olan bir koşul olarak anlaşılır.&lt;/span&gt;</description>
      <pubDate>2026-03-31</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Epistemolojik Engel ve Paradigma Kavramlarının Erken Bir Habercisi Olarak Tiyatro İdolleri</title>
      <link>https://beytulhikme.org/?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=81120</link>
      <guid isPermaLink="true">https://beytulhikme.org/?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=81120</guid>
      <author>Yakup Kalın</author>
      <description>&lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: 200%; margin: 6.0pt 0cm 6.0pt 0cm;"&gt;&lt;span style="font-size: 12pt; line-height: 200%; font-family: helvetica, arial, sans-serif;"&gt;Francis Bacon’ın,&amp;nbsp;&lt;em style="mso-bidi-font-style: normal;"&gt;Organon&lt;/em&gt;’a alternatif olarak kaleme aldığı &lt;em style="mso-bidi-font-style: normal;"&gt;Novum Organum&lt;/em&gt;’unda (&lt;em&gt;NO&lt;/em&gt;) “tiyatro idolleri” (&lt;em&gt;idola theatri&lt;/em&gt;) şeklinde imgeleştirdiği kavram, tarihten devralınan entelektüel geleneklerin yeni bilimsel araştırmaların önündeki kısıtlamaları ifade eder. Bu düzlemde tiyatro idolleri, yirminci yüzyılda Gaston Bachelard ile temsil edilen tarihsel epistemoloji hareketinin öne sürdüğü epistemolojik engel kavramının (&lt;em&gt;obstacle &amp;eacute;pist&amp;eacute;mologique&lt;/em&gt;) arketip imgesi olarak sunulabilir. Dahası, Thomas S. Kuhn’un öncülüğünde gelişen toplumsal epistemoloji düşüncesinin, paradigma (&lt;em&gt;paradigm&lt;/em&gt;) kavramıyla koşutluğu içerisinde tartışılabilir. Ancak, hem Bachelard hem de Kuhn, Bacon atıflarında, eserin “II. Kitap”ı ekseninde dolaşmış ve Bacon’ın bu yönüne dikkat çekmemiştir. Bu çalışmada tiyatro idolleriyle mezkûr kavramlar arasında bir örtüşmenin bulunduğu iddia edilecektir. Çalışmada ayrıca eserin, mevcut durumun analizi olarak okunabilecek “I. Kitap”ının, tarihsel-toplumsal epistemoloji fikirlerinin erken bir habercisi olarak sunulmasının olanakları araştırılacaktır.&amp;nbsp;&lt;/span&gt;</description>
      <pubDate>2026-03-31</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Yapay Zekâ, Bilinç ve Özgür İrade Arasındaki İlişkinin Epistemolojik ve Ontolojik Analizi</title>
      <link>https://beytulhikme.org/?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=88942</link>
      <guid isPermaLink="true">https://beytulhikme.org/?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=88942</guid>
      <author>İsmail Yalçıntaş</author>
      <description>Yapay zekâ (YZ), öğrenme, karar verme ve problem çözme gibi insan bilişsel işlevlerini simüle edebilen hesaplamalı sistemlerin geliştirilmesine odaklanan çok disiplinli bir alan olarak tanımlanmaktadır. Ancak YZ teknolojilerinin artan karmaşıklığı, yalnızca teknik yeterlilikleri değil; aynı zamanda bilinç, öznel deneyim, özgür irade ve ahlâkî sorumluluk gibi temel felsefî meseleleri de yeniden gündeme getirmektedir. Bu çalışma, YZ teknolojilerinin insanın bilinçli, özgür iradeli ve anlam temelli eylemleriyle karşılaştırılabilir olup olmadığını felsefî, epistemolojik ve ontolojik bir çerçevede incelemeyi amaçlamaktadır. Bu bağlamda çalışma, YZ’nin insanın epistemolojik ve ontolojik boyutlarına sahip olup olamayacağını eleştirel bir perspektifle değerlendirmektedir. İnsan, biyolojik ve zihinsel yapının bütünlüğü içinde bilinç, niyetlilik, öznel deneyim ve anlam üretme kapasitesine sahip bir varlık olarak ele alınırken; YZ, algoritmik ve veri temelli hesaplamalı süreçlerle işleyen ontolojik olarak farklı bir yapı olarak analiz edilmektedir. Çalışmada ayrıca YZ’nin bilinç ve özgür irade geliştirip geliştiremeyeceği sorunu ele alınmaktadır. Bilincin temel nitelikleri olan farkındalık, öznel deneyim ve anlam üretme dikkate alındığında, YZ’nin bu niteliklere sahip olduğu iddiasının ikna edici olmadığı ileri sürülmektedir. Benzer şekilde özgür irade, niyetlilik ve ahlâkî fail-oluş gibi kavramların ontolojik temelleri açısından değerlendirildiğinde, YZ’nin gerçek anlamda özgür ve sorumlu bir fail olarak nitelendirilemeyeceği sonucuna ulaşılmaktadır.</description>
      <pubDate>2026-03-31</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>William James ve Henri Bergson’da Bilinç, Benlik ve Süre</title>
      <link>https://beytulhikme.org/?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=82611</link>
      <guid isPermaLink="true">https://beytulhikme.org/?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=82611</guid>
      <author>Nihat Durmaz</author>
      <description>Bu makale, William James ve Henri Bergson'un bilinç, benlik ve süre kavramlarına yönelik yaklaşımlarını karşılaştırmalı olarak inceler. James, bilinci kesintisiz bir akış olarak tanımlayarak bireysel deneyime odaklanırken; Bergson, süre kavramı üzerinden bilinç ve zamanı metafizik bir bağlamda değerlendirir. Her iki filozof da indirgemeci ve mekanik modelleri reddederek deneyimin bütüncül yapısına vurgu yapar. James'in pragmatizmi deneyimi işlevsellikle ilişkilendirirken, Bergson sezgi yoluyla gerçekliğin doğrudan kavranmasını savunur. Makale, bilinç akışı ve sürenin bireyin benlik inşasında oynadığı rolü ele alarak, James’in alışkanlık ve hafıza kavramları ile Bergson’un süre ve karakter anlayışı arasındaki benzerlikleri ve farkları detaylandırır. Sonuç olarak, her iki düşünürün insan bilincinin yaratıcı ve dinamik doğasına dair önemli bir kavramsal miras bıraktığı savunulmaktadır.</description>
      <pubDate>2026-03-31</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Aslında Gördüğüm Şey Rüya Değil Mi? Malcolm’un Rüya Anlayışına Eleştirel Bir Bakış</title>
      <link>https://beytulhikme.org/?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=88720</link>
      <guid isPermaLink="true">https://beytulhikme.org/?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=88720</guid>
      <author>Feyza Ceyhan Coştu</author>
      <description>Rüya, insan hayatının en gizemli deneyimlerinden biridir. İnsanlık tarihi boyunca çeşitli bilimlerin odağında tartışılan rüya, felsefenin de merkez sorunlarından biri olmuştur. Bu çalışma ile rüyanın dilsel, epistemolojik ve ontolojik çerçevede nasıl tartışıldığını göstermek amaçlanmaktadır. Dolayısıyla bu çalışma rüya üzerine felsefi bir tartışmayı içermektedir. Rüyaya dair felsefi tartışmaların merkezinde Descartes bulunur. Descartes’ın rüya şüpheciliği argümanı, ‘uyanık mıyım yoksa rüyada mıyım?’ sorusu ile epistemolojik bir tartışmayı başlatır. Norman Malcolm ise 20. yy.’da bu tartışmayı yeniden ele alarak rüya kavramını ve rüya görmenin ne anlama geldiğini eleştirel bir yaklaşımla sunar. Bu çalışma, Malcolm’un rüya anlayışına ve Malcolm’un rüya anlayışına getirilen eleştirilere odaklanmaktadır. Eleştiriler, Malcolm’un dilsel çözümlemelerinin rüya deneyiminin öznel ve bilinçli doğasını dışladığı, rüyaların yalnızca raporlarla sınırlanamayacağı ve rüya sırasında bilinçli farkındalığın mümkün olup olmadığı üzerine odaklanmaktadır.&amp;nbsp;Çalışmada, Malcolm’un Rüya Görmek (1959) ve Rüya Görmek ve Şüphecilik (1956) eserleri merkeze alınmıştır. Bu metinlerin hemen ardından kaleme alınan eleştiri metinleri ile de Malcolm’un rüya düşüncesinin felsefi zemini analiz edilmiştir. Malcolm’un rüya anlayışına yöneltilen eleştiriler çerçevesinde rüya ve rüya görme kavramı değerlendirilip, Malcolm’un rüya anlayışının güçlü yönleri ve sınırlılıkları ortaya çıkarılmaya çalışılmıştır.</description>
      <pubDate>2026-03-31</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Marcus Tullius Cicero’nun Kuşkuçuluk Felsefesi Hakkındaki Açıklamaları</title>
      <link>https://beytulhikme.org/?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=88080</link>
      <guid isPermaLink="true">https://beytulhikme.org/?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=88080</guid>
      <author>Ümit Fafo Telatar</author>
      <description>Platon’un kurmuş olduğu okulda onun ölümünden sonra farklı görüşler belirmeye başlamıştır.&amp;nbsp; M.Ö. üçüncü yüzyılda Stoacı Zenon bilme/bilgi konusu da tartışmaya açmıştır. Duyuların bilme/bilgi edinmede ne denli etkili olabileceği tartışmanın ana odaklarından biri olmuştur.&amp;nbsp; Bilmede mantık yürütmenin temel olduğunu savunan Arkesilaos, ardından bilgi/bilmede olasılıklarının da göz önüne alınması gerektiğini düşünen Karneades, Roma döneminde ise kendinden önceki çalışmaları incelemiş olan Larissalı Philon kesin bilgiye ulaşmak mümkün olmasa da bilgi/ bilme konusunda aklın ve duyuların önemli olduğu görüşlerini savunmuşlardır.&amp;nbsp; Bu çalışmada, M.Ö. birinci yüzyılda yaşamış, Philo’nun öğrencisi olmuş, onun derslerini dikkatle izleyen Cicero’nun günümüze iki bölümde, Catulus ve Lucullus adıyla ulaşmış olan Academica adlı yapıtı incelenmiştir. Cicero bu yapıtında kendinden önceki bilme/bilgi konusundaki tartışma noktalarını birleştirmiş ve kendi halkının anlayacağı biçimde zamanın değerlerine uygun örneklerle açıklamıştır.&amp;nbsp; Cicero’nun M.Ö. üçüncü yüzyıldan kendi zamanına değin tartışılan Stoacıların ve Akademik kuşkucuların epistemoloji (bilgi/bilme) hakkındaki açıklamaları ve bir düzen içinde nasıl sunduğu bu çalışmada özetlenmiştir.&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;</description>
      <pubDate>2026-03-31</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Abartılı Karamsarlık ve Önemsenmeyen İyimserlik Arasında: Duhem-Quine Tezi ve Deneysel Ekonomi</title>
      <link>https://beytulhikme.org/?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=80623</link>
      <guid isPermaLink="true">https://beytulhikme.org/?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=80623</guid>
      <author>Dinçer Çevik</author>
      <description>Bu makale, deneysel ekonominin mevcut durumunu ele alarak Duhem-Quine tezi bağlamında ekonomik deneylerin metodolojik sınırlarına ve sorunlarının analizine odaklanmaktadır. Bir alt disiplin olarak deneysel ekonomi, ekonomi bilimi içerisinde sınırlı bir yere sahiptir. Öte yandan bilim felsefesinin en önemli problemlerinden birisi olan Duhem-Quine tezinin bu alanda ele alınması ve alanın bu perspektiften fizik gibi diğer bilimlerle karşılaştırılması dikkat çekici noktaların tespit edilmesine olanak tanımaktadır. Bu bağlamda makalede Hotelling deneyi ve serbest düşüş deneyi örnekleri üzerinden, ekonomi ve fizik gibi farklı alanların Duhem-Quine problemi çerçevesinde metodolojik konumlarının bir karşılaştırması yapılmaktadır. Kıyaslama sonucunda, deneysel ekonominin Duhem-Quine tezine ilişkin sorunlarla mücadelede diğer bilimlerden temelde farklı olmadığını, söz konusu tezin metodolojik açıdan yarattığı problemler çerçevesinde deneysel ekonomi ile diğer disiplinler arasında tür değil derece farkı olduğu iddia edilmektedir.</description>
      <pubDate>2026-03-31</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Bilimcilikte Dinin Ele Alınışının Değerlendirilmesi</title>
      <link>https://beytulhikme.org/?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=89317</link>
      <guid isPermaLink="true">https://beytulhikme.org/?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=89317</guid>
      <author>Alper Gürkan</author>
      <description>&lt;span lang="EN-US"&gt;Bu makale, bilimciliğin din hakkındaki iddialarını epistemolojik ve mantıksal tutarlılık açısından eleştirel bir değerlendirmeye tabi tutmaktadır. Analizin merkezinde, bilimsel bilginin yegâne meşru bilme biçimi olduğunu savunan ve dolayısıyla dini ve metafizik iddiaları yanılsama olarak niteleyen bilimci iddia yer almaktadır. Transandantal felsefî çözümleme aracılığıyla çalışma, bilimciliğin hem popüler tezahürleri hem de teknik açıdan titiz katı natüralizm içerisindeki ortak bir kusuru ortaya koyar: Bu görüşlerin doğasında bulunan biyolojik determinizm, bilimsel hakikatin izini sürmek için gerekli normatif temelleri geçersiz kılmaktadır. Böyle bir dünya görüşünün bilimsel hakikatin kendisini uyumla ilgili bir yanılsama hâline getirdiğini gösteren çalışma, temel epistemik istikrarsızlığı açığa çıkarmaktadır. Bu kusurlar, geleneksel olarak felsefe ve ilahiyat tarafından ele alınan alanlara uygulandığında bilimci akıl yürütmeyi savunulamaz hâle getirmektedir. Betimleyici-normatif ikiliği ve fenomenal-ontolojik sınır ayrımı gibi transandantal sınır koşullarını tanımlayan makale, dinî fenomenlerin anlaşılmasında bilim dışı disiplinlerin meşruiyetini onaylayan epistemik çoğulculuğu savunmaktadır . Çalışma, bilimin tüm hakikat iddiaları için evrensel bir üst çerçeve olamayacağını; dinin ise anlam, inanç ve aşkın deneyime dair soruların ele alındığı köklü bir alan olmaya devam ettiğini ileri sürmektedir.&lt;/span&gt;</description>
      <pubDate>2026-03-31</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Derin Anlaşmazlıklar, Rasyonel Tutum ve Epistemik Saygı</title>
      <link>https://beytulhikme.org/?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=78550</link>
      <guid isPermaLink="true">https://beytulhikme.org/?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=78550</guid>
      <author>Nusret Erdi Elmacı</author>
      <description>Anlaşmazlıklar insan doğasının kaçınılmaz sonucudur. Düşünceler, inançlar veya beğeniler kişiden kişiye farklıdır. Bununla birlikte, bazı anlaşmazlıklar derindir ve böyle bir anlaşmazlık içerisindeki kişilerin uzlaşmamakta direnmesi yaygındır. Fakat böyle bir anlaşmazlık halindeki tarafların rasyonel olduğunu söyleyebilir miyiz? Son yıllarda epistemolojinin önemli tartışmalarından birisi bu sorudur. Bu çalışma, derin anlaşmazlıklarda tarafların anlaşmazlığı sürdürmesinin rasyonel olamayacağını ileri sürmektedir. Çalışmanın iddiasını temellendirmek amacıyla, öncelikle derin anlaşmazlıkların rasyonalite bakımından çözülemez olduğunu savunan görüşler eleştirel bir incelemeyle ele alınmaktadır. Derin anlaşmazlığın çözülemez olduğunu savunanlar bunun nedenini anlaşmazlığı derin yapan unsurlarla açıklamaktadır. Ancak çalışmanın sonucunda anlaşmazlığın derin olmasının tarafların rasyonel tutum sergilemesine engel teşkil etmediği savunulmaktadır. Şöyle ki, anlaşmazlığın derin olması da anlaşmazlığın mahiyeti hakkında güçlü bir şüpheyi meşrulaştırır. Karşıt düşüncelere saygı göstermek söz konusu şüphenin epistemik rolünü kavramakla mümkündür.</description>
      <pubDate>2026-03-31</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Kant Estetiğinde Özgürlük Problemi: Amaçsız Amaçlılık İlkesi Üzerine Eleştirel Bir İnceleme</title>
      <link>https://beytulhikme.org/?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=88632</link>
      <guid isPermaLink="true">https://beytulhikme.org/?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=88632</guid>
      <author>Tuğba Yazıcı</author>
      <description>&lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;Bu çalışma, Kant’ın estetik deneyime yüklediği rolü ve estetik deneyimle insanın özgürlük alanına geçişinin imkânını tartışmaktadır. Kant’ın üçüncü kritiği, yalnızca güzelin deneyimine ilişkin analitik bir çözümleme değil, aynı zamanda, doğa yasalarının zorunluluğu ile özgürlük arasındaki uçurumu aşma yönünde özgün bir imkân yaratma çabasındadır. Metnin ana teması güzelin bir kritiği olsa da metin, doğadaki amaçlılık ile pratik alandaki özgürlüğün uyumlu olduğuna ve dolayısıyla özgürlük problemine dair bütüncül perspektifte bir tartışmayı barındırmaktadır. Kant, diğer iki kritikte, fenomenal ve numenal alan arasında yaptığı ayrımdan kaynaklanan dikotomi problemini, bu kez estetik deneyim ile ilişkilendirerek çözmeye çalışır. Bir başka deyişle, üçüncü kritik, &lt;em&gt;üzerimdeki yıldızlı gökyüzü ve içimdeki ahlak yasası&lt;/em&gt;şeklinde betimlediği iki alanın birlikte nasıl düşünülebileceğine dair sistematik bir yanıt arar. Kant’a göre güzelin deneyimiyle ortaya çıkan bu geçiş yani estetik deneyim, amaçsız bir amaçlılıkla, hayal gücü ve anlama yetisinin özgür oyunu ve uyumlu etkileşiminden doğar. Bu koşullar ise öznenin özgürlük fikrine yönelmesinin duyusal koşullarını oluşturur. Bu çalışma ise amaçlılık kavramı ve özellikle de &lt;em&gt;amaçsız amaçlılık&lt;/em&gt; ilkesi üzerinden, söz konusu koşulların fenomenal zorunluluk ile pratik özgürlük arasında gerçek bir geçiş imkânı sağlayıp sağlamadığını analiz etmektedir.</description>
      <pubDate>2026-03-31</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Zōka’nın Güzelliği: Matsuo Bashō’da Bir Doğa Estetiği Var Mıdır?</title>
      <link>https://beytulhikme.org/?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=89243</link>
      <guid isPermaLink="true">https://beytulhikme.org/?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=89243</guid>
      <author>İbrahim Soner Özdemir</author>
      <description>&lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;span lang="mi-NZ"&gt;Matsuo Bashō “&lt;/span&gt;Yolculukta Yıpranmış Bir Çantanın Notları”nın çok alıntılanan bir cümlesinde sanatçı “&lt;em&gt;&lt;span lang="mi-NZ"&gt;zō&lt;/span&gt;ka&lt;/em&gt;’ya uymalı, &lt;em&gt;&lt;span lang="mi-NZ"&gt;zō&lt;/span&gt;ka&lt;/em&gt;’ya dönmelidir” diye yazmaktadır. Bu cümle de dâhil olmak üzere Bash&lt;span lang="mi-NZ"&gt;ō&lt;/span&gt;’nun gezi yazılarının farklı çevirileri içinde &lt;em&gt;&lt;span lang="mi-NZ"&gt;zō&lt;/span&gt;ka&lt;/em&gt; kelimesi Türkçeye “doğa” olarak aktarılmıştır. Gezi yazılarında &lt;em&gt;&lt;span lang="mi-NZ"&gt;zō&lt;/span&gt;ka&lt;/em&gt;kelimesinin geçtiği çeşitli bölümlerle ve şiirleriyle birlikte okuduğunda bu cümlenin Bash&lt;span lang="mi-NZ"&gt;ō&lt;/span&gt;’nun “doğa”ya bağlılığının ve “doğa” güzelliklerine duyduğu hayranlığın bir ifadesi olduğunu düşünmek mümkündür. Bununla birlikte çeşitli araştırmalarda hem &lt;em&gt;&lt;span lang="mi-NZ"&gt;zō&lt;/span&gt;ka&lt;/em&gt;’nın “doğa” olarak çevrilmesinin hem de Bash&lt;span lang="mi-NZ"&gt;ō’nun bir “doğa” şairi olarak okunmasının yanıltıcı olduğu belirtilmektedir. Bu makale&lt;/span&gt; &lt;em&gt;&lt;span lang="mi-NZ"&gt;zō&lt;/span&gt;ka&lt;/em&gt; kelimesini kullandığı özgün metinleri inceleyerek, bu metinlerde Bash&lt;span lang="mi-NZ"&gt;ō&lt;/span&gt;’nun “doğa”dan ve “doğa güzelliği”nden söz ettiğini düşünmenin neden yanıltıcı olduğunu aydınlığa kavuşturmayı amaçlamaktadır. Bu amaçla kelimenin Bashō’nun metinlerindeki anlamı Çin ve Japon düşünce gelenekleriyle bağlantılı bir şekilde ele alınarak &lt;em&gt;zōka&lt;/em&gt;’nın “doğa”dan ayrılan yönleri çözümlenmektedir.&lt;em&gt; Zōka&lt;/em&gt;, temel olarak&lt;em&gt; &lt;/em&gt;kendiliğinden hiç durmadan ortaya çıkma, değişme ve dönüşmeyi ifade etmektedir. &lt;em&gt;Zōka&lt;/em&gt;’nın bu dinamik işleyişi içinde zaman ve mekânın yanı sıra geçmiş ve şimdi de iç içe geçmektedir. Bunun da ötesinde &lt;em&gt;zōka&lt;/em&gt;, “varlık”la değil “yokluk”la veya “boşluk”la ilişkilendirilirken insanın zihin ve kalbinden ayrılmamaktadır. Bu çözümlemeyle birlikte değerlendirildiğinde Bashō’da “&lt;em&gt;zōka&lt;/em&gt;’nın güzelliği”nin “doğa güzelliği”ni aşan bir estetik niteliğe sahip olduğu açık hale gelmektedir&lt;span lang="EN-GB"&gt;. &lt;/span&gt;</description>
      <pubDate>2026-03-31</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Caspar David Friedrich’ten Anselm Kiefer’e Romantik Manzara Resmi, Melankoli ve Faşizm</title>
      <link>https://beytulhikme.org/?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=83072</link>
      <guid isPermaLink="true">https://beytulhikme.org/?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=83072</guid>
      <author>Ömer B. Albayrak</author>
      <description>&lt;span lang="TR"&gt;Aydınlanma ve Fransız Devrimi’nin etkileriyle biçimlenen Avrupa kıtasında özellikle Almanya’da felsefi tavrıyla öne çıkan Romantizm akımı kendisini felsefe dışında edebiyat ve güzel sanatlarda da güçlü biçimde göstermiştir. Alman Romantizminin en önemli ürünlerini verdiği alanların başında resim, özellikle de manzara resmi gelmektedir. Bu örnekler içinde en ünlüleri kuşkusuz Caspar David Friedrich’in manzara resimleridir. Friedrich’in tablolarında bir yandan ilahi olan, doğayla iç içe resmedilerek doğa yüceltilirken bir yandan da tarihi konular kahramanlık anıtları olarak resmedilerek yüceltilirler. Friedrich’ten yaklaşık bir yüzyıl sonra dünyaya gelen bir başka Alman ressamı olan Anselm Kiefer’in erken dönem eserlerinde Friedrich’in manzara resimleriyle doğrudan doğruya bir hesaplaşma göze çarpar. İkinci Dünya Savaşı’nın dehşetinin ardından bu geçmişin sorumluluğunu taşımak ve onunla hesaplaşmak zorunda olan Kiefer Friedrich’in temalarını bu kez eleştirel bir biçimde işleyerek Almanya’yı ve Avrupa’yı faşizmin felaketlerine götüren süreçler üstüne Almanları düşünmeye zorlamayı ister.&lt;/span&gt;</description>
      <pubDate>2026-03-31</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Bir Karşılaştırmalı Analiz Girişimi: Rawls ve Zizekte Siyasalın İnşası, Demokratik Katılım ve Toplumsal Gerilimler</title>
      <link>https://beytulhikme.org/?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=87773</link>
      <guid isPermaLink="true">https://beytulhikme.org/?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=87773</guid>
      <author>Cem Özkurt </author>
      <description>Siyaset felsefesinde Rawls ve Žižek’in kuramsal çalışmaları, çağdaş sorunsalları öngörmek bakımından özgün bir yere sahiptir. Rawls, kuramsal tartışmasının odağını, iyi düzenlenmiş bir toplumu şekillendiren adalet ilkelerinin neler olduğunu saptamak olarak ilan etmiştir. Rawls’ın teorik olarak yoğunlaştığı adalet nosyonu, kapitalist toplumlarda temel yapıdan kaynaklanan eşitsizlerin nasıl aşılabileceği sorunsallarını çözmeye yönelik bir işlev görmüştür. Žižek ise sınıf durumunun hala günümüz toplumlarında siyaseti kuran yapılandırıcı bir güç olduğu inancındadır. Bu eksendeki siyaset, toplumsal olanaklardan yoksun olanlarla - olanaklara sahip olanlar arasında açık bir gerilimi yansıtmaktadır. Bu gerilim, hem toplumun hem de toplumsallaşmış siyasalın kurucu unsurudur. Bu makale, Rawls ve Žižek’in kuramsal girişimlerini üç eksende tartışmaya açmaktadır. Eksenlerden ilki siyasal inşanın hangi dinamiklerle oluştuğu ve ne yönde biçimlendiğidir. İkinci eksen filozofların demokrasi kavramanı nasıl temellendirdiğini göstermeye çalışmaktır. Üçüncü eksen ise günümüz toplumlarında sınıfın siyaseti inşa eden bir belirleyen olarak etkisinin olup olmadığını tartışmaya açmaktır.</description>
      <pubDate>2026-03-31</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Platon Metinlerinde “Daimonion” ve “Daimōn” Kavramları: Savunma ve Şölen Bağlamında Bir Analiz</title>
      <link>https://beytulhikme.org/?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=88090</link>
      <guid isPermaLink="true">https://beytulhikme.org/?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=88090</guid>
      <author>Ümit Öztürk</author>
      <description>Platon metinlerinin mitolojik unsurlarla veya anlatılarla yoğun bir biçimde iç içe olduğunu söylemek mümkündür. Bu durumun temel nedenlerinden biri, diyaloglarda geçen karakterlerin dönemin ruhunu canlı bir biçimde nakledecek şekilde kurgulanmasıdır. Ancak, dönemin kültürel atmosferinde yer alan ve o dönemde yazan her filozofun sözcük dağarcığında yer alan bazı terimler veya kavramlar, metinlerin anlaşılmasını, metaforik bağlamlar da dikkate alındığında, son derece güçleştirmektedir. Bu tür kavramlar arasında ise farklı dillere çevrilmesi son derece zor olan “daimōn” ve “daimonion” ile bunların gramatik türevleri bulunur. Üstelik, bahsi geçen bu son kavramlarla, bunlarla aynı anlam ailesinde yer aldığı kabul edilebilecek olan “theos” ve türevleri bağdaştırıldığında, bazı Platon metinlerini anlamak daha da güçleşmektedir. Bu makalede, ilk olarak, Şölen ve Savunma metinlerinde yer alan “daimōn” ve “daimonion” anlatıları, analitik olarak birbirinden ayırt edilmeye çalışılıyor. İkinci olarak, her iki metinde yer alan bu kavramların, özellikle politik bir çerçevede kullanıldığı ileri sürülüyor.</description>
      <pubDate>2026-03-31</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Diyalogda Erdem ve Güç: Konfüçyüs, Abai Kunanbayev, El-Farabi, Kant ve Machiavelli'nin Diplomasi Felsefesi Üzerine Görüşleri</title>
      <link>https://beytulhikme.org/?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=88393</link>
      <guid isPermaLink="true">https://beytulhikme.org/?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=88393</guid>
      <author>Hakan ÇoraElnur Hasan Mikail  ,Ali Nazmi Çora  </author>
      <description>&lt;p class="MsoNormal" style="mso-margin-top-alt: auto; mso-margin-bottom-alt: auto; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family: helvetica, arial, sans-serif;"&gt;Bu çalışma, uygarlıklar arası felsefi geleneklerin diplomasinin ahlaki ve stratejik temellerini nasıl biçimlendirdiğini incelemektedir. Konfüçyüs, Abay Kunanbayev, Farabi, Immanuel Kant ve Niccol&amp;ograve; Machiavelli’nin düşüncelerini bir araya getirerek siyasal davranıştaki “erdem ile güç” diyalogunu araştırır. Birincil metinler ve karşılaştırmalı literatürden yararlanılarak, diplomasinin yalnızca bir müzakere tekniği değil; adalet, uyum ve zorunluluk gibi uygarlık değerlerini yansıtan bir etik sistem olduğu savunulur. Konfüçyüs diplomasiyi &lt;em&gt;li&lt;/em&gt; ve merhamet temeline oturturken, Abay Kunanbayev onu ahlaki eğitim ve empatiyle ilişkilendirir; Farabi aklın tutkuları dengelediği faziletli bir siyasal düzen tasarlar. Kant diplomasiyi kozmopolit hukuk aracılığıyla evrenselleştirirken, Machiavelli onu çıkar ve görünüşlerin temkinli yönetimi olarak yeniden tanımlar. Çalışma, etkili diplomasinin ahlaki meşruiyet ile siyasal gerçekçilik arasında bir denge gerektirdiğini savunur. Böylece küresel diplomasi felsefesine etik çoğulculuğu tanıyan ancak erdemi uluslararası düzenin kalıcı temeli olarak koruyan bir kavramsal model sunar.&lt;/span&gt;</description>
      <pubDate>2026-03-31</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Sömürgeciliğe Karşı Gayatri Chakravorty Spivak’in Yapısökümcü Alternatifi: İkili Karşıtlığı Çifte Açmaza Dönüştürmek</title>
      <link>https://beytulhikme.org/?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=84309</link>
      <guid isPermaLink="true">https://beytulhikme.org/?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=84309</guid>
      <author>Alper İplikciMuhammet Hanifi Macit </author>
      <description>Günümüzde dünyanın birçok yerinde çok çeşitli insani problemler söz konusudur. Tarihin eski dönemlerinden beri belli coğrafyalar iç ve dış sömürge uygulamalarına maruz kaldığı için sömürgecilik, söz konusu insani problemlerin en önemlilerinden biridir. Sömürü durumuna bağlı olarak yaşanılan sorunları analiz etmek ve bunlara çözümler üretmek gerekir, çünkü bu tarz sorunları ele alıp irdelemek hem insani bir sorumluluk hem de bir sosyal bilimcinin yerine getirmesi gereken bir vazifedir. Böylesi bir sorumluluğu ve görevi yerine getirebilmenin birçok yolu olmakla birlikte Gayatri Chakravorty Spivak'ın çalışmalarında yapmış olduğu analizler, değerlendirmeler ve önerilerin de yol gösterici olmak bakımından yararlı araçlar sunduğu söylenebilir. Bu doğrultuda bu makale Spivak'ın sömürgeciliği analiz etmeye dair kullanmış olduğu kavramlar ve yöntemler arasında bulunan yapısökümcü iki temel kavramdan hareketle sömürgeleştirme ve tahakküm altına alma durumları üzerine değerlendirme yapmayı amaçlamaktadır. Bu amaç bağlamında çalışmamızda öncelikli olarak ana hatlarıyla yapısökümün ne olduğu ele alınarak Spivak'ın irdelemiş olduğu ikili karşıtlık ve çifte açmaz kavramları incelenecektir. Daha sonra sonuç kısmında konu ile ilgili çeşitli öneriler ileri sürülmeye çalışılacaktır.</description>
      <pubDate>2026-03-31</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Görünürlük Çağında Huzur Sorunu: Modern Dindar Öznenin Etik Gerilimi</title>
      <link>https://beytulhikme.org/?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=89264</link>
      <guid isPermaLink="true">https://beytulhikme.org/?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=89264</guid>
      <author>Hacer Ayaz</author>
      <description>Bu çalışma, modern dindar öznenin yaşadığı huzursuzluğu, psikolojik bir yetersizlik ya da toplumsal uyum sorunu olarak değil, görünürlük çağının ürettiği bir etik problem olarak yeniden kavramsallaştırmaktadır. Çağdaş yaşamda performans mantığı, dindarlığı kamusal olarak okunabilir bir kimliğe dönüştürmekte; bu dönüşüm, “huzur”u dışsal onay ve tanınma gerektiren normatif bir beklenti hâline getirmektedir. Bu koşullar altında huzurun imkânını tartışan makale, modern dindar varoluşta özgürlük, teslimiyet ve etik sorumluluk arasında derinleşen bir gerilimi ele almaktadır. Çalışma, huzuru ölçülülük ve dışsal yargılardan bağımsızlık üzerinden tanımlayan Epikürcü &lt;em data-start="923" data-end="934"&gt;ataraksia&lt;/em&gt; anlayışı ile huzurun ilahî yönelim ve ontolojik güven üzerinden kurulduğu İslami etik ufku karşılaştırmaktadır. Bu iki etik çerçeveyi uzlaştırma iddiası taşımaksızın makale, dindar öznenin huzursuzluğunu süreğen bir etik müzakere olarak kavramsallaştırmakta ve görünürlüğe dayalı çağdaş normların ahlaki failiyet ve içsel dinginlik koşullarını nasıl dönüştürdüğüne dair felsefî bir sorgulama sunmaktadır.</description>
      <pubDate>2026-03-31</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>MacIntyre ve Nietzsche: Modern Ahlak Eleştirisi Üzerine Bir Değerlendirme</title>
      <link>https://beytulhikme.org/?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=89345</link>
      <guid isPermaLink="true">https://beytulhikme.org/?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=89345</guid>
      <author>Haluk Doğan</author>
      <description>Bu çalışma, Alasdair MacIntyre’ın modern ahlak düşüncesine yönelttiği eleştirileri, Friedrich Nietzsche ile kurduğu felsefi ilişki ve Aristotelesçi erdem geleneğini yeniden temellendirme girişimi bağlamında ele almaktadır. Çalışmanın temel amacı, modern ahlakın neden yapısal bir kriz içinde bulunduğunu ortaya koymak ve MacIntyre’ın bu krize karşı geliştirdiği Aristotelesçi çözümün imkânlarını tartışmaktır. Bu doğrultuda Aydınlanma sonrası ahlak anlayışı, bireycilik, duyguculuk ve ahlaki parçalanma kavramları analiz edilmektedir. MacIntyre, modern ahlakın tarihsel ve toplumsal bağlamından kopmuş soyut ilkelere dayandığını savunmakta ve bu durumu bir tür ahlaki felaket olarak nitelemektedir. Nietzsche, bu krizin en güçlü teşhisini koyan düşünür olarak değerlendirilmekle birlikte, MacIntyre’a göre onun sunduğu çözüm toplumsal temellerden yoksundur. Çalışma, MacIntyre’ın Aristotelesçi erdem etiğini Nietzsche’nin modern ahlak eleştirisiyle birlikte karşılaştırmalı olarak değerlendirmektedir.</description>
      <pubDate>2026-03-31</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Yusuf Has Hacib’in Ahlak Felsefesi</title>
      <link>https://beytulhikme.org/?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=89013</link>
      <guid isPermaLink="true">https://beytulhikme.org/?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=89013</guid>
      <author>Habip Türker</author>
      <description>&lt;p class="GvdeA" style="text-align: justify; line-height: 150%; tab-stops: 35.4pt 70.8pt 106.2pt 141.6pt 177.0pt 212.4pt 247.8pt 283.2pt 318.6pt 354.0pt 389.4pt 424.8pt; margin: 0cm 0cm 8.0pt 1.0pt;"&gt;&lt;span style="font-size: 12pt; line-height: 150%; font-family: helvetica, arial, sans-serif;"&gt;Bu makale Yusuf Has Hacib’in &lt;em&gt;Kutadgu Bilig&lt;/em&gt;’de geliştirdiği ahlak felsefesini, filolojik ve tarihsel incelemelerin ötesine geçerek kavramsal bakımdan tutarlı bir felsefi teori olarak yeniden inşa etmeyi amaçlamaktadır. Çalışma eserin yaygın biçimde “siyasetname”, “pendname” veya edebî eser olarak sınıflandırılmasının, metnin ahlak ve siyaset felsefesi bakımından özgün teorik yapısını görünmez kıldığını savunmaktadır. Yöntem olarak metin içi kavramsal çözümleme ve yakın okuma benimsenmiştir; özellikle &lt;em&gt;kut, kılk, kılkı, asıg&lt;/em&gt; (fayda) ve &lt;em&gt;tatıg&lt;/em&gt; (haz) kavramlarının işlevsel ilişkisi üzerinden eserin ahlak teorisi ortaya çıkarılmaya çalışılmıştıır. Yusuf’a göre iyi (&lt;em&gt;edgü&lt;/em&gt;) doğrudan “faydalı olan” olarak tanımlanır; faydanın ölçütü ise kısa vadeli ve bireysel değil, akıl tarafından değerlendirilen uzun vadeli, çoğunluğa ait hazdır. Bu yapı bireyci hazcılıktan ayrılan, toplumsal faydayı ve rasyonel haz ölçütünü esas alan yararcı bir erdem etiğini mümkün kılar: Erdem, karakterin asli yetkinliğidir; eylemin ahlaki değeri ise getirdiği toplumsal fayda ile ölçülür. Makale ayrıca doğuştan iyi, doğuştan kötü ve nötr mizaca sahip insan tipleri ayrımı üzerinden karma bir antropoloji şeması geliştirildiğini; &lt;em&gt;kut&lt;/em&gt; kavramının ise hem siyasi iktidarın hem de ahlakın metafizik ön koşulu olarak iki düzlemde işlediğini gösterir. Sonuç olarak &lt;em&gt;Kutadgu Bilig&lt;/em&gt; salt bir siyasetname veya öğüt kitabı değil; Türkçe yazılmış ilk sistematik ahlak ve siyaset felsefesi metni ve Yusuf Has Hacib’i bağımsız bir filozof olarak konumlandıran özgün bir “yararcı&amp;ndash;erdem etiği” modeli olarak yorumlanır.&lt;/span&gt;</description>
      <pubDate>2026-03-31</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>İyi-Oluşa Dair Teorilerin Mukayesesi</title>
      <link>https://beytulhikme.org/?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=88039</link>
      <guid isPermaLink="true">https://beytulhikme.org/?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=88039</guid>
      <author>Cemre Demirel</author>
      <description>İyi-oluş, bir kişi için hayatın ne kadar iyi gittiğini yahut kişisel çıkarının ve hayatının kalitesinin ne kadar yüksek olduğunu tarif etmek için kullanılan bir terimdir. Bir kişinin iyi-oluşunun neye göre belirleneceği hususunda pek çok teori geliştirilmiştir. Bunların arasında iyi-oluşun kişiyle ilgili sübjektif bir mesele olduğunu varsayan hazcılık ve arzu doyumu teorileri; iyi-oluşun objektif değerlerle ilgili bir mesele olduğunu varsayan objektif liste teorileri, eudaimonizm ve mükemmeliyetçilik; iyi-oluşun hem sübjektif hem objektif boyutları olduğunu varsayan karma teoriler yer almaktadır. Çalışmada hem iyi-oluşun ne olduğu detaylıca anlatılmış hem de söz konusu iyi-oluş teorilerinin güçlü ve güçsüz yanları gösterilerek aralarında bir kıyas yapılmıştır. İyi-oluşun, kişinin hayat kalitesinin ne kadar yüksek olduğunu ifade eden bir terim olduğuna dikkat çekilmiş, onun kişi-için-iyi (good-for) kavramıyla yakından ilgili olduğu belirtilmiş ve bu nedenle sübjektif boyutunun ihmal edilemez olduğu gösterilmiştir. Dolayısıyla objektif liste teorileri elenerek sübjektif teorilerle karma teorilerin daha güçlü adaylar çıkardığı gösterilmeye çalışılmıştır. Nihai olarak hangi teorinin daha başarılı olduğu belirtilmese de sübjektif teoriler ve karma teoriler ailesinin niçin daha avantajlı bir konumda bulunduğu izah edilmiştir.</description>
      <pubDate>2026-03-31</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Yapay Zekâ (YZ) ve Felsefe: Gelecek Perspektifleri ve Bilinç</title>
      <link>https://beytulhikme.org/?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=86854</link>
      <guid isPermaLink="true">https://beytulhikme.org/?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=86854</guid>
      <author>Sibel Koçyiğit</author>
      <description>Yapay zekâ sistemleri, hayatın birçok alanında karar verici konumlara gelmiştir. Bu durum, etik sorumluluğun sınırlarını bulanıklaştırmaktadır. Kim bir yapay zekânın verdiği yanlış karardan sorumludur? Makineyi programlayan mı, makineyi kullanan mı, yoksa sistemin kendisi mi? Yapay zekâ son yıllarda teknoloji ve toplum üzerinde radikal etkiler yaratmıştır. Ancak bu etkilerin pratik sonuçlarının yanı sıra felsefi bağlamda da yansımaları olmuştur. Nitekim felsefe hem insan zihninin sınırları ve doğasını, bilincin temel prensiplerini hem de epistemoloji ve etik meseleleri tartışır. Yapay Zekâ da bu temel meselelere yeni bir boyut kazandırarak bilinçli olma ilkesine yeni bir perspektif getirmiştir. Buradaki temel sorun şöyledir: Bilinç, yalnızca biyolojik varlıklara özgü bir olgu mudur, yoksa yeterli karmaşıklığa ulaşan yapay sistemler de bilinç sahibi olabilir mi? Elinizdeki çalışma bilinç ve Yapay Zekâ (YZ) sistemlerinin ilişkilendirilmesi üzerinedir.</description>
      <pubDate>2026-03-31</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Kindî’nin “Feleğin Doğasının Dört Unsurun Doğalarına Aykırı Olmasının Açıklanması” Adlı Risâlesinin Çevirisi ve Çözümlenmesi</title>
      <link>https://beytulhikme.org/?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=81716</link>
      <guid isPermaLink="true">https://beytulhikme.org/?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=81716</guid>
      <author>Yakup Özkan</author>
      <description>Bu çalışmada ilk İslâm filozofu olan Kindî’nin “Feleğin Doğasının Dört Unsurun Doğalarına Aykırı Olmasının Açıklanması” adlı risâlesini Türkçe’ye çevirdik ve bunun üzerine özet bir kavramsal çözümleme yaptık. Risâle ‘göksel küre’ ile ‘toprak’, ‘su’, ‘hava’ ve ‘ateş’ olarak dört unsur arasındaki ‘doğasal ayrım’ üzerinedir. Göksel küre dairesel olarak hareketlidir. Dört unsur ise doğrusal hareket içindedir: ortadan (ateş ve hava) ve ortaya doğru (su ve toprak). Bu dört unsur yalın ilk cisimlerdir. Bunlarda ilk nitelikler olarak sıcaklık, soğukluk, ıslaklık ve kuruluk vardır. Ateş sıcak ve kuru, toprak soğuk ve kuru, su soğuk ve ıslak, hava sıcak ve ıslaktır. Bu ilk nitelikler dolayısıyla dört unsur için ağırlık, hafiflik, hızlılık ve yavaşlık gibi şeyler ortaya çıkar. Göksel küre ise ilk nitelikleri ve hızlılık, yavaşlık, hafiflik ve ağırlık gibi unsursal herhangi bir sıfatı taşımaz.</description>
      <pubDate>2026-03-31</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>A. Yerinde, M. L. Bakış &amp; E. Bolat , Felsefî Düşüncede Ahlâk ve İnşâ II</title>
      <link>https://beytulhikme.org/?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=89259</link>
      <guid isPermaLink="true">https://beytulhikme.org/?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=89259</guid>
      <author>Ali Yılmaz</author>
      <description/>
      <pubDate>2026-03-31</pubDate>
    </item>
  </channel>
</rss>


