Bu makale, bilimciliğin din hakkındaki iddialarını epistemolojik ve mantıksal tutarlılık açısından eleştirel bir değerlendirmeye tabi tutmaktadır. Analizin merkezinde, bilimsel bilginin yegâne meşru bilme biçimi olduğunu savunan ve dolayısıyla dini ve metafizik iddiaları yanılsama olarak niteleyen bilimci iddia yer almaktadır. Transandantal felsefî çözümleme aracılığıyla çalışma, bilimciliğin hem popüler tezahürleri hem de teknik açıdan titiz katı natüralizm içerisindeki ortak bir kusuru ortaya koyar: Bu görüşlerin doğasında bulunan biyolojik determinizm, bilimsel hakikatin izini sürmek için gerekli normatif temelleri geçersiz kılmaktadır. Böyle bir dünya görüşünün bilimsel hakikatin kendisini uyumla ilgili bir yanılsama hâline getirdiğini gösteren çalışma, temel epistemik istikrarsızlığı açığa çıkarmaktadır. Bu kusurlar, geleneksel olarak felsefe ve ilahiyat tarafından ele alınan alanlara uygulandığında bilimci akıl yürütmeyi savunulamaz hâle getirmektedir. Betimleyici-normatif ikiliği ve fenomenal-ontolojik sınır ayrımı gibi transandantal sınır koşullarını tanımlayan makale, dinî fenomenlerin anlaşılmasında bilim dışı disiplinlerin meşruiyetini onaylayan epistemik çoğulculuğu savunmaktadır . Çalışma, bilimin tüm hakikat iddiaları için evrensel bir üst çerçeve olamayacağını; dinin ise anlam, inanç ve aşkın deneyime dair soruların ele alındığı köklü bir alan olmaya devam ettiğini ileri sürmektedir.
This article critically assesses scientistic claims about religion, focusing on their epistemological and logical coherence. Central to the analysis is the scientistic assertion that scientific knowledge constitutes the sole legitimate form of understanding, thereby rendering religious and metaphysical claims illusory. Through a transcendental philosophical analysis, the study uncovers a shared defect within both popular manifestations of scientism and technically rigorous hard naturalism: the biological determinism inherent in these views dissolves the normative foundations required for scientific truth-tracking. By demonstrating that such a worldview renders scientific truth itself an adaptive illusion, the study reveals a fundamental epistemic instability. These flaws render scientistic reasoning untenable when applied to domains traditionally addressed by philosophy and theology. By defining the transcendental boundary conditions of a descriptive-normative duality and a phenomenal-ontological demarcation, the article advocates for a framework of epistemic pluralism. It argues that science cannot serve as a universal framework for all truth claims, and that religion remains an enduring domain for addressing questions of meaning, belief, and transcendent experience.