Bu makale, Kripke’nin “benimseme problemi” üzerinden mantık hakkında karşı-istisnacılık (AEL) ile mantıkta tekçilik-çoğulculuk tartışması arasındaki ilişkiyi incelemektedir. Karşı-istisnacılık, mantığı bilimlerle sürekli ve abdüktif metodoloji yoluyla revizyona açık olarak ele almaktadır. Bu çerçeve içinde Williamson, klasik mantığın abdüktif kriterleri en iyi şekilde karşıladığını iddia ederek abdüktif monizmi savunurken Priest, abdüktif yöntemin farklı alanlarda farklı mantıklara izin veren çoğulculuğu desteklediğini savunmaktadır. Ancak Kripke, modus ponens ve tümel örnekleme gibi temel çıkarım kurallarının kendileri varsayılmadan gerekçelendirilemeyeceği veya değiştirilemeyeceği için, abduktif gerekçelerle mantığı benimsemenin mümkün olmadığını savunur. Bu açıdan karşı-istisnacılık, mantıkta çoğulculuk için gerek nedeni sağlar, ancak yeter nedeni sağlamaz. Karşı-istisnacılık reddedildiğinde çoğulculuk çökse de kabul edilmesi mantıkta çoğulculuğu veya tekçiliği gerektirmemektedir. Nitekim Priest ve Williamson karşı-istisnacılığı kabul etmelerine rağmen bunun farklı sonuçlara yol açtığını savunmaktadırlar. Öte yandan Kripke’nin eleştirisi, biçimsel sistemlerin araçsal çoğulluğunu, onları gerçek mantık olarak ele almadan tanıyan ve abdüktif olmayan bir tekçiliği ortaya koymaktadır. Kripke’nin mantığın benimsenmesi sorununu çağdaş tartışma içinde yeniden ele alan bu yazı, karşı-istisnacılık ile mantıkta tekçilik ve çoğulculuk arasındaki ilişkiyi sorgulayarak mantığı sadece bir bilim olarak ele almanın sınırlarını ortaya koymaktadır.
This paper examines the relationship between anti-exceptionalism about logic (AEL) and the monism–pluralism debate through Kripke’s adoption problem. AEL conceives logic as continuous with the sciences and open to revision through the abductive methodology. Within this framework, Williamson defends abductive monism, claiming that classical logic best satisfies abductive criteria. In contrast, Priest maintains that abduction supports pluralism by permitting different logics in distinct domains. Kripke, however, questions the very possibility of adopting logic on abductive grounds, since fundamental inferential rules such as modus ponens and universal instantiation cannot be justified or replaced without presupposing them. Based on this, it is argued that AEL provides a necessary but not sufficient condition for pluralism. Once AEL is rejected, pluralism loses its foundation; however, its mere acceptance does not imply either logical pluralism or monism. Here, Kripke’s stance yields a form of monism that rejects anti-exceptionalism, recognising the instrumental plurality of formal systems without treating them as genuine logics. Reconsidering Kripke’s argument in the context of contemporary debates reveals the limitations of treating logic as just another science and redefines the relationship between AEL and the debate on logical monism and pluralism.